Bugüne kadar ve bundan sonraki süreçte yaşadıklarımı yazarak bu platformun, İngiltere’ye gelecek olan veya gelmek isteyenler için bir rehber olmasını amaçlıyorum. Umarım faydalı olur.

Belki biliyorsunuzdur ben İngiltere’ye Ankara antlaşması ile gelen son yolculardan birisiyim. Ocak ayında yürürlükten kalkan antlaşmaya, Aralık ayında başvurdum ve başvuru sonucum Mart ayında olumlu olarak geldi.

Böyle tek bir cümlede anlatınca süreç çok basit ve temiz görünüyor :) ama öyle olmadı. Başvuruya hazırlanma sürecinden bahsetmeyeceğim çünkü artık böyle bir antlaşma olmadığı için kimseye bir faydası olacağını sanmam.

Ancak başvuru sürecinden sonra sonucun geldiği zamana kadar geçen, belirsizliklerle dolu o dört aydan biraz bahsetmek isterim.

Seni…


Benim jenerasyonum (93) söylediklerimi daha iyi anlayacaklardır. Şöyle ki biz bilgisayara yalnızca “internet cafe” denen mekanlarda veya (eğer şanslı isek) babalarımızın iş yerlerinde ulaşabilirdik. (Böyle bahsedince çok yaşlı hissettim) Yani her istediğimiz anda, merak ettiğimiz her şeyi şimdiki tabir ile googlelayamıyorduk.


Dış dünya ile etkileşime geçtiğimiz her an maruz kaldığımız görsel öğelerin büyük bir kısmı (ne yazık ki) birer görüntü kirliliği niteliği taşıması sebebi ile, tasarımcılar olarak ne ile beslendiğimize çok dikkat etmek mecburiyetindeyiz.

Aksi halde gördüğünü normalleştirmek konusunda bir uzman olan insan beyni, estetik kaygılarımızı törpüleyerek asimile olmamıza sebep olacaktır.

Şimdi hep birlikte bir tasarımcının günlük beslenme alışkanlıkları nasıl olmalıdır? bir tasarımcı formunu nasıl koruyabilir? gibi soruların cevabını birlikte arayalım.

Aksi halde nesli tükenenler onedio listelerinden kendimizi bulabiliriz.

Uzmanlar uyarıyor: Tek düze beslenmeden uzak durun!

1) Okuyacağız.


Öncelikle gelin hep birlikte “Typography” kelimesinin sözlükteki anlamını inceleyelim.

ty·​pog·​ra·​phythe style, arrangement, or appearance of typeset matter
dizgi maddesinin tarzı, düzeni veya görünümü

Tanımı yaptığımıza göre şimdi sıklıkla karşılaştığım bir karışıklığı açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Tipgrafi, kaligrafi değildir.

Kulağa saçma geliyor olabilir ancak tipografi ile kaligrafi arasındaki farkın bilinmediği birçok sohbette bulundum. Bu temel ayrımı yapıp konumuza öyle geçelim.

Kaligrafi;
Yazı sistemleri ve yazı öğeleri kullanılarak geliştirilen, sıklıkla dekoratif amaçla kullanılan, bir görsel sanat türü.

Tipografi ise yukarıda sözlük anlamında da açıklandığı üzere; Yazı tipi, punto büyüklüğü, satır uzunluğu, satır arası boşluk ve benzer etkenlerin kombinasyonları ile oluşturulan bir bütündür.

Yani kısaca kaligrafi…


Toplum olarak bir türlü istediğimiz noktalara ulaşamamamızın birçok sebebini sıralayabiliriz. Teknoloji bağımlılığı, empati eksikliği, tembellik, cahillik, hayalsizlik, okuma oranının düşüklüğü vs. Bu listeyi uzatıp gidebiliriz. Ancak benim bugün değinmek istediğim konu başka. Aslında bu saydıklarımın totali ile meydana gelen bir problemden söz etmek istiyorum.

Sürüye bir kez katıldığınızda, artık her şey için çok geçtir.

Birlikte çalıştığınız insanları, müşterilerinizi, işvereninizi, komşunuzu, çalışma arkadaşınızı… Hepsini şöyle bir düşünün. Tamamının kesiştiği ortak bir nokta var. Sıfır icraat sendromu.

Ne demek istiyorum biraz daha açayım. Henüz rakiplerinin fiyat politikalarından şikayet etmeyen işveren, patronundan şikayet etmeyen işçi, müşterisine atıp tutmayan patron tanımadım. Gel gör ki aynı masada iken yapılan sohbetlerde herkes çok makul. Ancak çarkın…


Bedavaya yapma,
zararına yapma,
kalitesiz iş yapma,
ucuza yapma,
olmayacağını bile bile yapma,
fikir hırsızlığı yapma,
yaptım demek için yapma…

Zararı ne bana ne de başkasına değil, yine sana emin ol.

Sen artık onlar için bedavacısın, ucuzcusun, kalitesiz iş yapan, aldığı işi yapamamış olansın. Ne gerek var?

Toplantılarda ödülden bahsederek alınmıyor o ödüller.
Muhteşem fikirler, harika uygulamalar, doğru planlamalar ile alınıyor.
He bir de yarışmaya katılım gerekiyor.
Piyango bileti almadan büyük ikramiyeyi beklemeye devam etme :)

Leo ustanın da dediği gibi;
“Yaratıcı fikirler en iyi eğlenceli bir ruha sahip dükkanlarda gelişir.”

Ben söylemiş olayım da.

Hadi hoşçakal.


Günlük mutluluk, ömürlük vasatlık mı?
Yoksa günlük sıkıntı, ömürlük huzur mu?

Biraz daha açıklayıcı olmak gerekirse, konfor alanımızı bozmadan mevcut düzene devam edip ömürlük vasatlığı kabul etmek mi daha akıllıca yoksa konfor alanını daraltıp henüz gelmemiş günler için bugünkü mevcut mutluluğumuzdan feragat etmek mi?

Aslında tek bir doğru cevabı yok sanırım bu sorunun.
Eğer her şey bitip pencerenin kenarından yolun seyredildiği o yaşa gelindiğinde arkaya bakıp neleri yaptığın neleri yapmadığını dert etmekle ilişkili bu soru.

Hadi hep birlikte ufak bir simülasyon yapalım.
Çok sevdiğiniz o özel insanla inanılmaz güzel günler geçiriyorsunuz.
Ama bunu hayal ettiğiniz şekilde değil spontane gelişmiş bir şekilde yaşıyorsunuz…


Başlığın biraz sert olduğunu mu düşünüyorsun?
O zaman yazının devamını okumamanı tavsiye ederim.

Zihnin ürettiği hayaller bittiğinde gerçekliğin kapısı açılır.

Eminim harika bir iş fikrin var, ya da “aslında varya bla bla bla yapacaksın” dediğin muhteşem bir projen, geceleri uyumadan kafanda planladığın bir şeyler var.
Ancak tek bir şey eksik. Cesaretin!


Günlük olarak takip ettiğim, faydasını gördüğüm, ilham kaynakları olarak yararlandığım, tasarım dünyasına yeni adım atan veya bu yönde hayalleri olanlar için faydalı olacağını düşündüğüm birkaç siteyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Behance

Bahsetmek istediğim ilk site elbette Behance.
Yalnızca tasarımcıların değil fotoğraf sanatçılarının, metin yazarlarının, illustratörlerin, kaligrafi üstadlarının ve daha nicelerinin ortaya koydukları eserleri sergiledikleri bu platformu, yaratıcı iş kollarında çalışan her bireyin mutlaka aktif olarak kullanması gerekir.

Eğer tasarımla içli dışlı isen ve Behance hesabın yok veya aktif olarak takip etmiyorsan çok üzgünüm sıfır noktasının gerisindesin hızlanman gerek :)

Dribbble

Birinci sırada Behance var ise ikinci sıra elbette gönüllerin birincisi Dribbble ‘ın olmalı…


Beni çok etkileyen bir hikayeyi sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Kutudaki Fare

Aykırı profesör elinde bir fare ve kutu ile salona girdi. Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında fareyi kutunun içine koydu ve kutuyu kapattı.

Kutunun hava almadığı açıktı. Salona dönerek: “Bu kutuya iki gün kimse dokunmayacak dokunan bu dersi geçemez!..” dedi ve salondan çıkıp gitti.

Salondaki öğrenciler olaya bir anlam verememişlerdi. Kimisi kutunun içindeki fareyi çıkarmayı düşündü ama cesaret edemedi. İki gün boyunca ders görülen sınıfta kutu öylece kaldı. Ne olacağını merak ederek iki gün geçirdiler.

İki gün sonunda tekrar dersi olan profesör salona girdi ve kutuya yaklaşarak açtı. Tabi ki, kutunun…

Osman İbiş

Bu blogdaki tüm yazılar kendime aldığım notlardır.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store